Site Rengi

BilgiliUsta.com | Aradığınız Her Bilginin Adresi.

Ingmar Bergman Kimdir?

  • 12 Ekim 2021
  • Ingmar Bergman Kimdir? için yorumlar kapalı
  • 148 kez görüntülendi.
Ingmar Bergman Kimdir?

Picture taken in the 1960s in Sweden shows legenda1819 doğumlu İsveçli rejisör ve reyin yazarıdır. 2007 senesinde, 89 yaşında yaşama veda eden rejisör, bu müddet zarfında birbirinden özgün ve zaferli eserlere imza atmıştır.

Babası papaz olan ve dindar bir ailede yetişen Bergman, ters kimlik geliştirerek varoluşsal bir denetlemeye gitmiştir. İlerleyen yarıyıllarda bu vaziyet filmlerine yansıyacak, hatta bazı yapıtlarının iskeletini oluşturacaktır. Bunun en aşikar misalini; “Det Sjunde Inseglet Yedinci Damga adlı baş eserinde görebiliriz. Filmde Haçlı Seferleri’nden dönen bir şövalyenin varoluşsal çıkmazına değinilmekte, bu süreç vefat ve şövalye arasında geçen diyaloglarla seyirciye aktarılmaktadır. Filmdeki en güçlü anlatım olan şövalye ve vefat arasında oynanan satranç, Bergman’ın zekasındaki inanç yapısını seyirciye aktarmaktadır.

5689_persona_film_di_ingmar_bergman_1966Bergman, çocukluk yarıyılında annesine karşı aşk denilebilecek seviyede bir sevgi beslemiştir. Bu vaziyeti otobiyografik yapıtı Sihirli Fener’de şu biçimde ifade eder: “”Çocukluk resimlerime eğilmiş büyüteçle annemin suratını inceliyor, çoktan silinmiş duyguların içine sızmaya çalışıyorum. Evet annemi beğendim ve bu resimde geniş alnının arkasında ortadan parçalamış gür saçları, oval tatlı suratı, duyarlı ağzı, koyu renk şekilli kaşlarının altındaki sıcak içten bakışı ve ufak elleriyle annem çok çekici”.” Bu oedipus kompleksi elbette filmlerinde baş göstermiştir. Bergman, filmlerinde hep bayanlardan yana olmuş, onları gururlandırmış ve ön tasarıda yakalamıştır. Erkek şahsiyetler ise, her daim anneye fukara bir oğul biçiminde betimlenmiştir. Bu vaziyete ağırlıklı olarak “Persona” filminde tesadüfmekteyiz. Aynı biçimde Smultronstallet Yaban Çilekleri filminde de her anını bir bayanla destekçisi, gelini, sevgilisi, yol dostu paylaşan ve bu vaziyetten memnun olan bir profesör kişiliği çizilmiştir. Yalnız bunlarda değil her filminde bayanlara olan bakış açısı net bir biçimde pozitiftir. Garip bir noktadır ki Bergman yeniden aynı isimli yapıtında annesi için şu ifadeleri kullanır: “”Dört yaşındaki vicdanım ona dinlediğim köpeksi bağlılıkla tükeniyordu. Gene de ilişkimiz yalın değildi. Anneme fazla bağlılığım onu rahatsız eder, hiddetlendirirdi. Sevgi açlığım ve şiddetli patlamalarım onu endişelendirirdi. Çoğu defa soğuk, alaycı kelimelerle beni yanından uzaklaştırırdı. Hiddet ve düş kırıklığı içinde ağlardım”.” Annesine karşı yaşadığı bu duygu karmaşası, Persona’da Hemşire Alma tarafında şöyle dile getirilir: “”Bebeğinin vefatını istedin. Ölü doğmuş bir bebeğin olsun istedin. Doğum uzun ve güçtü. Günlerce acı çektin. Sonunda bebek forseps desteğiyle doğdu. Ağlayan çocuğuna korkuyla baktın ve mırıldandın: ‘Hemen can veremez misin? Can Veremez misin?’ Ama o yaşadı. Bebek gece gündüz ağladı. Ama sen ondan tiksiniyordun. Korkuyordun ve kabahatlilik dinliyordun. Sonunda bir süt anne çocuğa bakmaya başladı. Hasta yatağını terk edip tiyatroya dönebilecektin. Ama ızdırabın bitmemişti. Çocuk esrarengiz ve şiddetli bir sevgiyle annesine bağlıydı. Umutsuzca direndin. Zira karşılık veremeyeceğini öğreniyordun. Sınadın da sınadın… Ama buluşmalarınız acımasız ve incelikten yoksun kaldı. Yapamazsın. Soğuk ve düşüncesizsin. Senin gözlerinin içine bakıyor. Seni beğeniyor ve çok da yumuşak. O her zaman senden sonra. Sen ise ona vurmak istiyorsun. Kalın dudakları, çirkin bedeni, nemli ve yakaran bakışlarıyla onu itici buluyorsun. İtici buluyorsun ve korkuyorsun…”

5689_bergmanfamily460Görüldüğü gibi Bergman, filmlerinde ne papaz olan babasını tenkit etmekten ne de annesine karşı dinlediği sevgi ve hiddetten bahsetmekten geri durdu. O her zaman kendi dünyasını insanlara sunma cesaretini gösterebildi. Bergman’ın reyin yazarlığı doğrultusunun rejisörlüğüne tesir ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tıpkı bir tiyatro sahnesindeymiş gibi sergilenen mübalağalı oyunculuklar bu gidişatın en hoş misalidir. Yeniden Persona’da bu stil oyunculuklarla oldukça karşılaşırız ki zati ana kişiliklerden Elisabet Vogler bir tiyatro oyuncusudur. Diğer ana kişiliği canlandıran Bibi Andersson, Persona’da sanki bir tiyatro sahnesindeymişçesine tiratlar atar, heyecanlı monologları seyirciyi filme tutuklar. Elbette bu performansların bu stilde sergilenmesinin nedeni Bergman’ın isteğinin bu doğrultuda olmasıdır.

Bergman hiçbir zaman cemiyetsel meselelere eğilme endişesi taşımamış, her daim öznel bir bakış açııyla filmlerini ele almıştır. Sinemaya adım attığı ilk seneler ne yazık ki II. Dünya Savaşı sonrasına denk geliyordu ve ulus muhteşem bir çıkmaz içerisindeydi. İnsanlar ya fazla dindar ya da fazla inançsız meyiller gösteriyor, bununla beraber intihar vakaları, umutsuzluk ve varoluşu denetleme günden güne çoğalıyordu. Bu vaziyet Bergman’ın karakterinde, haliyle yapıtlarında da yer edinmişti. İlerleyen senelerde ise aşk, sevgi, ayrılık gibi mevzulara ağırlık vermeye başladı. Bergman’ın düşünce yapısı, yaşıyla orantılı bir biçimde büyüdü ve filmlerine daha olgun bir bakış açısı dominant oldu. Artık üslup değişti, yakın tasarı çekimler yer aldı ve filmler ufalama tekniğiyle yapılandırılmaya başlandı. Bu teknik sayesinde Bergman kronoloji izleme gerekliliğinden kurtuldu ve daha özgür bir anlatım alanı elde etti. Böylece öyküyü istediği yerde kesebiliyor, dilediği bir imgeler tamını öyküyle bağdaştırabiliyor, isterse aynı görüntüyü birkaç yerde kullanabiliyordu. Bu sayede seyirci filmi sadece izleyen bir kitle olmaktan çıkarak filmi çözmeye çalışan etkin bir gruba dönüşüyordu. Başka Bir Deyişle Bergman’ın dağıldığı yapbozu seyirci bir araya getiriyordu.

5689_the-seventh-seal-chess-gameBergman kelimelerle arasının iyi olmadığını, onları eksik bulduğunu şöyle sarihler: “”Hem kendi söylediklerimden hem de başkalarının bana söylediğinden hep şüphe duydum. Her zaman noksan kalmış bir şeyi duydum”….” Bu sebeple ışık oyunları, imge kullanımı ve ses, Bergman filmlerinin bırakılmazıdır. Onun için pencereden süzülen bir ışık umudu, makaradan gelen bir ses tedirginliği sözcüklerden daha iyi temsil eder.

Bergman Bir Yaz Gecesi Tebessümmeleri’yle parlamış ve bu filmiyle “Şiirsel Hiciv” mükâfatına layık görülmüştür. Dokuz defa en iyi rejisör dalında Oscar’a aday gösterilmiş, 1960, 1961 ve 1983’te en iyi yabancı film mükâfatlarını almıştır. 2005 senesinde Time mecmuası tarafından “yaşayan en büyük rejisör” seçilen Bergman, “İmgeler” isimli kitabında sinemanın neden kendisi için kaçınılmaz olduğunu şu biçimde ifade eder: “”Eksik kaldığım kelimelerden, kabiliyetsiz olduğum müzikten ve pek ilgi duymadığım fotoğraftan değişik bir dil aracılığıyla kendimi açıkladım.” Bergman için, dünyayla ilişki kurarken, usun kısıtlayıcı teftişinden kurtulmak gerekti. En hoşu bundan derisel bir şekilde kurtulmak ve ruhtan ruha bağ kurmaya izin veren bir dille bağlantı kurma imkânı bulmaktı. “Kalkış noktamın, akılla ya da sembolcülükle çalışmak gibi bir işlevi yok; düş ve izlenimlerle, umut ve hevesle, ihtirasla işim var.”

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ