Site Rengi

BilgiliUsta.com | Aradığınız Her Bilginin Adresi.

Bağışıklık Sistemi Bedenimizde Neler Yapıyor?

  • 27 Nisan 2021
  • Bağışıklık Sistemi Bedenimizde Neler Yapıyor? için yorumlar kapalı
  • 146 kez görüntülendi.

Boğaz sızısı, yüksek ateş ve öksürük… Bunları en son ne zaman yaşamıştınız? Peki kendinizi hasta sezmenizin arkasında, bedeninizin o sırada bazı saldırganlara karşı yoğun bir savaş veriyor olmasını yattığını öğreniyor musunuz? Muhtemelen bir virüs; minik bir istilacı, hücrelerinize yerleşip kendini kopyalamaya çalışıyordu. Ve bedeninizdeki bazı kahramanlar onu durdurmak için öylesine amansız bir savaş başlattı ki […]

Boğaz sızısı, yüksek ateş ve öksürük… Bunları en son ne zaman yaşamıştınız? Peki kendinizi hasta sezmenizin arkasında, bedeninizin o sırada bazı saldırganlara karşı yoğun bir savaş veriyor olmasını yattığını öğreniyor musunuz? Muhtemelen bir virüs; minik bir istilacı, hücrelerinize yerleşip kendini kopyalamaya çalışıyordu. Ve bedeninizdeki bazı kahramanlar onu durdurmak için öylesine amansız bir savaş başlattı ki sonunda içeride yaşanan savaşın ağır yükü sizi hasta edip yatağa düşürdü.

Virüsleri gözümüzle görebilseydik bedenimizin etrafını, hayat alanımızı, baktığımız her yeri, hatta tüm seyyareyi abluka eten bir ağ gibi oldukları reeliyle yüzleşirdik. Gerçeğinde bir bakteri ve virüs cennetinde yaşıyoruz. Bu surattan bazısı son derece hasarlı olan bu minik saldırganlara karşı koymak ismine geliştirmiş olduğumuz şahane bir sistem var.

Bağışıklık sistemi hasarlı istilacıları yok etmeye güdümlü bir korunma ve hücum mekanizması. Bakteri ve virüslerin saldırılan her bir an, hiç durmaksızın devam ediyor. Tüm canlılar bu ataklara karşı kendini korunmak zorunda.

BBağışıklık Sistemi Vücudumuzda Neler Yapıyor?ağışıklık sistemi hücreler, dokular ve moleküllerden oluşan dev bir orduya benziyor. Bedenimizi patojenler, urlar ya da etrafsal zehirli maddelerden gözetmekle misyonlu bu korunma mekanizması, doğuştan gelen ve sonradan edinilmiş olmak üzere iki ana sisteme sahip. Doğuştan sahip olduğumuz, acele tepki vermek üzerine heyeti olan sistem enfeksiyonun başladığı anda istilacıya saldırıp onu birkaç saat içinde yok etmeyi amaçlıyor. Sonradan edinilmiş bağışıklıksa çok daha yavaş çalışan, korunma ve hücum için taktikler üretmesi gereken bir mekanizma. Yalnızca savaşa hazırlık düzeyi dahi bir hafta sürebilir. Ama bir haftanın sonunda harikulade bir ordu yaratacağına hiç kuşku yok.

Hepimiz son derece gelişmiş bir moleküler korunma sistemiyle doğuyoruz. Bu, öğrenilen tüm mikroorganizmaların izini tanıyabilecek kadar hatasız bir yazılıma benziyor. Bedene saldıran hasarlı mikroplar, bu misyonda uzmanlaşmış bir grup hücrenin ürettiği proteinle tanınıyor. Desen tanıma reseptörleri denilen proteinler hem mikrobiyal patojenleri hem de hücresel stresle alakalı molekülleri, onlarla karşılaştıkları anda tanıyıp karşısındakinin arkadaş mı yoksa düşman mı olduğunu ayırt edebilir. Karşılaşılan desen düşman olarak kodlanmışsa lüzumlu ünitelere alarm sinyalleri sevk edilerek doğuştan gelen bağışıklık sistemi devreye sokulmalı. Tıpkı bir ordunun öncül birlikleri gibi her an saldırmaya hazır bir biçimde bekleyen bu sistem hücum tasarıyı yapmadan atağa geçmeye programlı. Savaş alanıysa bedende enfeksiyonun, başka bir deyişle hamlenin başladığı nokta. Ama misyonları düşmanı hemen tanımak ve hamlenin başladığı yere saldırı edip düşmanı yavaşlatmak olan bu birliklerin tüm hasarlı patojenler karşısında galibiyetli olduğu, öteki bir deyişle bedene uzun zaman bağışıklık kazandırabildiği söylenemez. Zira patojenleri soy ağacından tanıyor ve bu soy ağacına ait olan her bir cinsin parmak izini kullanmak yerine, atağa hemen yanıt verebilmek için ağacın ana desenini kullanıyor. Tabii saldırganlar da her zaman aynı stratejileri sergilemiyor. Onların da bizim kahramanları mağlubiyete uğratmak için muhtelif şikeli var. Dolayısıyla anında yanıt verip saldırmak için görevlendirilmiş askerler değişik stratejiler karşısında daha tesirli bir korunma sistemine müracaat etmek zorunda kalabilir. İşte bu noktada, sonradan geliştirilmiş bağışıklık sisteminin stratejik çözümleri devreye girmeli.

Öncül birlikler düşman tarafından mağlubiyete uğratılır ve korunma hattı dağıtılırsa, edinilmiş bağışıklık sistemi hamleye uygun strateji üretip savaşı kazanmak için cinsli oyunlara müracaat etiyor. Bu gelişmiş birlik, korunma hattından değişik olarak banalde sessiz. Ancak acil gidişat alarmları çalmaya başlayınca hemen vazifeyi devralıyor. Her saldırganı detaylarıyla tanıyabilecek kadar bilgiye sahip olan bu mekanizma yalnızca soy ağacını kullanmakla kalmıyor, saldırganın tüm özelliklerini kendisine sunabilen özel bir hafızadan gereksinim dinlediği tüm bilgileri alabiliyor. Tarih süresince yaşanan tüm savaşların kaydını yakalayan bir hafıza sistemine danışarak çalışan gelişmiş birlikler, atlatılan her savaştan sonra düşmanlarına ait yeni bilgileri de ayrıntılarıyla kaydolup, bir sonraki atakta aynı izle karşılaştıklarında daha süratli ve daha eforlu bir korunma taktiği kurma fırsatı tutuyor. Düşmanı tanımaya ve cılız noktalarını tanımlamaya has taktiklerini yeniden bu hafıza sayesinde oluşturuyorlar. Hatta aşılar da aynı hafıza sistemine yeni bilgiler kaydolmak için kullanılan bir usul. Aşılama esnasında bedene bu hasarlı patojenlerden ufak bir ölçü salınıp saldırganlarla nasıl savaşılması gerektiği uygulamalı olarak öğretilmiş oluyor.

Virüs İstilası Nasıl Oluyor?

Bağışıklık Sistemi Vücudumuzda Neler Yapıyor?Virüsler kendilerini kopyalayamadıkları için sıhhatli hücreleri ele geçirip, onları kendilerinden kopya yaratma konusunu aldatıyor, yerleştikleri hücreleri birer virüs arttırma cihazına çeviriyorlar.
İlk adım, bir hücreye girmek. Bunun için şike yapıp hücreyi kandırıyor; kendisini hücrenin gereksinim dinlediği bir şeymiş gibi gösteriyor. Hücrenin yüzeyinde, yalnızca gerçekten gereksinim dinlenen yiyeceklere uyan bazı müşteriler mevcut. Bunlar, uygun gıda kendilerine eriştiğinde besinin biçimiyle eşleşebilen müşteriler. Akdikeni ve gıda birbirine kilitlenince hücre her ikisini de içeri sürükleyip gıdayı kullanıyor. Virüsler bir kamuflaj tekniği kullanıp, hücrenin lüzumu olan besinin biçimini alıyor ve içeri girmeyi muvaffak oluyorlar.

İkinci adımsa hemen artmak. Hücreye girmeyi muvaffak olan virüs kendi genetik şablonunu hücreye aktarıp bu şablondan yeni kopyalar üretmesini istiyor Hücre de kopyalanması istenen kalıbın bir virüse ait olduğunu öğrenmediği için hemen işe koyuluyor. Bir virüs fabrikasına dönüşen hücre onlara istediğini verirken, yeni üretilmiş virüslerin kimileri toplanarak hücreden dışarı çıkıyor ve öteki hücrelere de saldırmaya başlıyorlar.

Doğuştan Gelen Bağışıklık

Epitel bariyeri

Ciltteki epitelyum dokusu, solunum ve sindirim sistemiyle beraber mikropların neden olduğu enfeksiyona karşı öncelikli korunmanın ana oyuncularından. Hücreler arasındaki sıkı bağlar natürel bir bariyer yaratıyor. Solunum ve sindirim sistemlerindeki sümüksü salgı da eş biçimde mikropların girişini önleyen fiziksel bir maniye dönüşüyor. Epitelin salgıladığı antimikrobiyal kimyeviler saldırganların dağılıp gelişmesine mani olurken enfeksiyon tehlikeyi eksiltilmiş oluyor. Sindirim sistemindeyse saldırganlar mide asidi ve sindirim enzimleriyle öldürülüyor.

Fagositler Nötrofil ve Makrofajlar

Mikroplar epitelyum bariyerini geçmeyi muvaffak olursa, bedene saldıran patojenleri takip etmekle misyonlu nötrofil ve makrofajlar devreye girmeli. Bu fagositler patojenleri arayarak bedende gezip, buldukları anda onları yutmalarıyla namlı. Nötrofiller banalde dolaşım sisteminde bulunuyor. Makrofajlarsa dokularda bulunan çok işlevli hücrelerden. Ayrıca doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık arasında bir köprü kurarak ileri seviye korunma ve hücum için ikinci seviye bağışıklığı devreye sokuyorlar.

Dendritik hücreler

Tıpkı nötrofil ve makrofajlar gibi dendrik hücreler de mikropları tespit edip yok etmek için çalışan fagositlerden. Ten, burun, akciğer, mide ve bağırsaklarda bulunan bu hücreler edinilmiş bağışıklık sistemini devreye sokan anahtarlardan biri. Doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sistemi arasında köprü kurup, T hücrelerine antijenleri, başka bir deyişle antikor üretmek için gereken proteinleri sunuyor, böylece onları etkin hale getiriyorlar.

Plazma proteinleri

Patojenlerin bedene girişiyle etkin vaziyete geçen plazma proteinleri, onları bağlayıp tesirsiz hale getirmekten mesul. Sıradan şartlarda kanda bulunan bu proteinler hücum anında sitokin imaline yoğunlaşıyor. Neticede saldırganların verdiği hasarı arınıp zarar gören yerde iltihaplanma yaratarak mikrop yiyen hücreleri bu bölgeye çekiyor, tüm patojenleri de öldürmelerini sağlıyorlar.

Natürel öldürücü hücreler

Doğuştan katil olan bu hücreler hücum anında faalleştirilmeye gereksinim dinlemeden karşı hamleye geçen beyaz kan hücreleri. Mikropların üstüne dolaysız saldırmak yerine, saldırganların ele geçirdiği hücreleri ya da misalin kanser hücreleri gibi Deoksirübo Nükleik Asit’daki bir zarar sebebiyle başkalaşmaya başlamış olanları hedefliyorlar. Saldırdıktan hücrenin çeperini zayıflatıp su ve iyonların hücre içine sızmasını sağladıklarında çoğalan tazyik sebebiyle hücrenin patlaması kaçınılmaz hale geliyor.

Edinilmiş Bağışıklık

B lenfositleri

Hem B hem de T lenfositleri, kemik iliğindeki kök hücrelerde üretiliyor. Gerçeğinde banalde kan ve lenfte milyonlarca B hücresi, antikor üretmeden geziyor. Bu B hücreleri antijenle karşılaştığında ya da dayanakçı T hücrelerinden sinyal aldığında evvel antikor üretiyor, ardından karşılaşılan mikrobun kaydını yakalayan hafıza hücresine dönüşüyor. Antikor ürettiğinde saldırganı tesirsiz hale getirip fagositler için basit maksat olmalarını sağlıyor. Hücum galibiyetle atlatıldığında artık bu savaşın kaydını yakalayabilir. Bir sonraki sefere aynı patojen tekerrür saldırırsa işi güç; B hücreleri evvelki tecrübeyi kaydolduğu için bağışıklık sistemi ilkine oranla çok daha süratli cevap verecek.

T lenfositleri

B hücrelerinden değişik olarak, T hücrelerinin %95’lik kısmı antijenler yerine MHC moleküllerinin teşhir ettiği peptit parçacıklarını tanımaya güdümlü. Bu, bedende üretilen antijenle yabancı saldırgan arasındaki ayrımı yapmaya yarıyor. Böyle bir ayrım olmasaydı, bedendeki tüm antijenlere saldırır ve sıhhatli hücrelere de hasar vermiş olurlardı. T hücrelerinin en ehemmiyetlileri; dayanakçı ve sitotoksik olanlar. Dayanakçı T hücreleri, B hücrelerine dayanak olarak gelişip savaşa hazır hale gelmelerini sağlıyor, makrofajları aktive ediyor ve öteki T hücrelerin vaziyetlerim tanımlıyor. Sitotoksik T hücreleriyse mikropların ele geçirdiği hücrelere saldırıp yok ediyor.

Bağışıklık Sisteminin Hücrelerini Tanıyalım

B hücrelerinin uzmanlığı akışkansal bağışıklık. Bağışıklık sistemi savaşının bu kısmı özellikle henüz hücrelere nüfuz etmeyi muvaffak olamamış düşmanları yok etme mevzusunda büyük ehemmiyete sahip. Akışkansal bağışıklık tepkisi mikropların tanınmasıyla başlıyor. Saldırganların bilgileri B hücrelerine eriştiğinde antikor imaline başlıyor ve böylece plazma hücrelerine dönüşmüş oluyorlar. Antikorlar savaşın en öldürücü silahlarından biri. B hücrelerinin savaş süresince uyguladığı tüm taktikler, bu alanda uzmanlaşmış olanları tarafından bağışıklık hafızasına kaydolunmakta.
Antikorların iki emeli var. ilki, tehdit kapsayan saldırganları kastedip tesirsiz vaziyete getirmek. Bunun için düşmanın antijenlerine tutunup bağlanarak onları bedene hasar veremeyecekleri bir vaziyette değişmezliyorlar. İkinci vazifeleriyse öteki hücre ve proteinleri uyarıp savaşın taktiklerini yaymak. B hücreleri, saldırganın kimliği tanımlandığında, onunla en iyi biçimde savaşabilmek için bu savaşa özel antikor imali asıllaştırıyor. Antikorların her birinin kendine has mekanizmaları var. En eforluları; IgG, IgA ve IgE antikorları. IgM ve IgD ise bitirici vazifeler üstleniyor.

IgG antikoru mikrop ve zehirli maddeleri tesirsiz hale getirip öldürücü hücrelerin işini yapmasına dayanakçı oluyor. Ayrıca hamilelikte devreye girip plasentaya nüfuz ederek embriyonun ilk dört haftasında oluşan bağışıklık sistemini başlatıyor. Bu mekanizmanın devreye girmesi, doğumdan sonraki ilk hafta için hayatsal ehemmiyete sahip. IgA, solunum ve sindirim sisteminde misyon alan iç uzuvların iç yüzeyini kaplayan mukozayı gözetmekle mükellef. Üretildiğinde bu uzuvların içine sızıp, içeride bulunan saldırganları tesirsiz hale getiriyor. IgE ise asalaklarla savaş için en uygun silah. Ayrıca alerjilerde misyon alan mast hücrelerine acil vaziyette dayanakçı olup, bedende fazla duyarlılık tepkimelerinin başlamasını sağlıyor. Bu antikorların çoğu 3-5 gün arasında bir hayat müddetine sahip. Ama IgG üç hafta süresince kanda gezmeye devam edebilir. Bu gidişat onun çok kullanışlı bir antikor olarak sıkça seçim edilmesini sağlıyor.
B hücrelerinin bir öteki misyonu da T hücrelerinin yürüttüğü etkin savaş sona erdiğinde saldırganlardan geriye kalan artıkları arınmak.

Bedenimizde 20 milyar B hücresi var. Bunlar, kodlarında istilacılarla savaşmak için gereken her şeyi barındıran hücreler. Bir B hücresi antikor üretip bunu düşman üzerine saldığında, dayanakçı T hücreleri işe koyulup B hücresinin bölünüp artmasını sağlıyor. Bu da savaşın nasıl yürütüleceğini öğrenen hücrelerinden oluşan bir ordu yaratılması demek. B hücreleri bu biçimde plazma hücrelerine dönüşünce daha da kuvvetlenip tek başlarına saniyede binlerce antikor üretme kapasitesini ulaşıyorlar.

T Hücreleri

T hücreleri hücresel bağışıklıktan mesul. Dayanakçı olanların işlevi kimyevi aracılar salgılayıp öteki T hücreleri ve bazı B hücrelerine komutlar vermek. Bunun için CD4 isimli protein kullanılıyor. CD8 proteinini kullanan sitotoksik T hücreleriyse etkin olduğunda komandoya dönüşüp ele geçirilen hücreleri tespit ediyor, bunları arkası arda patlatarak düşmanın artmasını önlüyor.

Patojenlerin izini tanıyıp bu ize uygun antikor üretebilen B hücrelerinden değişik olarak, T hücrelerinin %95’i saldırganları hücrelerin dış yüzeyinde bulunan MHC moleküllerine göre tanımlıyor. îki tip MHC molekülü mevcut. MHC I tüm sıhhatli kan hücrelerinde, plazma çeperiyle çekirdek arasını dolduran sitoplazma akışkanında bulunuyor. Misalin bir saldırgan karaciğerdeki hücreleri ele geçirdiğinde bu hücrelerin yüzeyindeki MHC I molekülleri düşmanın ayırt edici özelliklerine sahip bazı parçalarını tarayarak hücre yüzeyine bu bilgileri yansıtmakta. MHC I’in sergilediği bilgiler sitotoksik T hücreleri tarafından tanınıyor. MHC II ise öyle her hücrede basitçe bulunan bir molekül değil. Yalnızca bazı B hücreleri, dendritik hücreler ve makrofajlar gibi antijenleri tanımlayan hücrelerde bulunan bu molekül düşmanın hücre akışkanına yoğunlaşıp, bu bilgileri gerekti ünitelerle paylaşıyor. Diyelim ki parmağınızda küçük bir kesik oldu ve bakteriler de bu sarihlikten içeri sızmayı muvaffak oldular. Bölgede bulunan dendritik hücreler bakterilere saldırıp onları yutmakla meşgulken, bir yandan da MHC II moleküllerini kullanıp kendi yüzeylerine bakteriden elde ettikleri kimlik bilgisini yansıtıyorlar.

Antijenler, bağışıklık sistemine, bulunduğu hücrenin kimliğini bildiren bir yafta gibi. Gerçeğinde bedenimizdeki sıhhatli hücrelerin yüzeyinde de natürel antijenler mevcut. Ama bunlar T hücrelerine, kendilerinin hasarlı olmadıkları güzergahında bilgi verdikleri için verimli antijenlere karşı bir savaş başlatmıyoruz. Aynı hücre bir virüs tarafından ele geçirilse, bu virüsün antijenleri de hücrenin dış yüzeyine bulaştığı için bir acil gidişat sinyali üretilmiş olur. İşte bu, katil T hücrelerini harekete geçiren şey.

Bedenimizdeki T hücrelerinin rakamı 25 milyon ile bir milyar arasında başkalaşım gösterebilir. Bunların her birinin kendilerine has atıcıları var ve hepsi muhakkak bir düşmanın kimliğine uygun anahtar kaliteyi taşımakta. Öteki bir deyişle; her T hücresi değişik bir antijen biçimine duyarlı. Bu hasarlı antijenlerin bir hayliyi asta bedenimize girmeyi muvaffak olamıyor olsa da T hücreleri onlara ait bilgileri gizli yakalıyor.

T hücreleri, tıpkı özel birlikler gibi bulgu saldırgana has taktikler uygulayan gelişmiş bir ünite. İş birliği içinde oldukları makrofajlarsa düşmanın üzerine saldıkları askerler gibi çalışıyor.

Makrofajlar

Bağışıklık Sistemi Vücudumuzda Neler Yapıyor?Bir beyaz kan hücresi çeşidi olan makrofajlar, T hücrelerinden aldıkları yönergeyle her cins bakteri ve virüse, hiçbir özellik ayırt etmeksizin saldıran askerlere benziyor. İstilacılar karşısında iştahları kabaran makrofajlar aynı zamanda hamlenin başladığı yere ilk akın eden hücrelerden.

Diyelim ki parmağınıza kıymık battı ve derine kadar girdiği için onu çıkaramadınız. Bu vaziyette kıymığın etrafındaki hücreler takviye çağrısında bulunup makrofajların bu bölgeye çekilmesini sağlıyor. Damarlar makrofajları hücum bölgesine taşırken, birliktesi azıcık da kan akışkanı boca ediyor. Bu akışkan, ete geçirilmiş hücrelerce salgılanan kimyeviyle birleşince iltihaplanma başlıyor.

Makrofajlar, beyaz kan hücrelerinin en büyükleri. Virüs ve bakterileri bir çırpıda yutan bu hücreler, evvel amaçtaki düşmanı çepeçevre sarıp, hemen ardından onları vakum gibi içlerine sürüklüyor. Yutulan düşman, enzimlerin dayanağıyla dağılınıp, artıkları B hücrelerinin arınması için dışarı atılıyor. Makrofajlar tek başlarına üstesinden gelemeyecekleri bir düşmanla karşılaşırsa kendilerine has bir kimyevi salgılayıp B ve T hücrelerini desteğe çağırıyorlar.

Nötrofiller

Bağışıklık Sistemi Vücudumuzda Neler Yapıyor?Nötrofiller de tıpkı makrofajlar gibi öldürücü hücumu yapmaya hazır obur hücrelerden. Ama makrofajdan değişik olarak, bir saldırgan antikorlarla abluka etildiğinde, nötrofiller bunu çok daha lezzetli bir yemek olarak görüyor.

Hayat vakitleri çok kısa olan nötrofiller bir günden dahi az bazen atıkları ya da ufak parçacıkları da yutabilir. Can Vermiş olan nötrofitlerse, itihaplı bölgedeki sarı renkli kocamanın içine karışıyor.

Bu hücreler, içlerinde, mikroskopla bakıldığında sarihçe görülebilen granüller taşımakta. Granüllerin içindeyse son derece yüksek toksik tesire sahip, oksijen barındıran bir kimyevi var. Bir nötrofil düşman askerlerine saldırı ederken granüllerîni minik bombalar gibi çevreye fırlatıp etraftaki tüm saldırganları öldürebilir.

Dendritikler

Bağışıklık Sistemi Vücudumuzda Neler Yapıyor?Bu hücreler bedenin her yerine bölmüş halde. Cildimiz, bağırsaklar, kemik iliği, dalak ya da lenf düğümleri gibi bağışıklık sisteminde kendilerine has misyonları olan tüm uzuv ve dokular dendritik hücrelerle dolu.

Bir yandan patojenlere öldürücü vuruşu yapmak için saldırırken, öteki taraftan onlardan parçalar toplayıp, tüm bedeni gezerek lenf düğümlerine bu parçaları eriştiriyorlar. Böylece dendritik hücrelerden T hücrelerine bilgi aktarılmış oluyor. T hücreleri de buna cevaben hemen artıp orduyu kuvvetlendirerek hücum tasarıları yapmaya başlıyor.

Savaşılan Cepheler

Bağışıklık sisteminin yürüttüğü savaş üç ana cephede veriliyor:

ı. Lenf Düğümleri
2. Bademcikler
3. Dalak

Lenf düğümleri, lenf sisteminin bir parçası olarak neredeyse bedenin her yerinde mevcut ve bir hayli hücre çeşidini kapsıyor. Onları, tüm bedene dağılmış B ve T hücrelerinin bulunduğu merkezler gibi düşünebiliriz. Bedenimizdeki suratlarca lenf düğümü kol altları, kasık, boyun, çene altı, dirsek, göğüs ve karına bölmüş vaziyette. Lenf düğümlerinin akışkanı epitel ve öteki dokular tarafından emilen bir karışım kapsamakta. Antijen sunumu yapan hücreler, düşmanları B ve T hücrelerine tanıtmak için lenf düğümlerine yolculuk edip, bu bölgeyi savaşın taktiğini tanımlamak için kullanıyor.

Bademcikler ağız ve boğaz yoluyla bedene giren mikroplan tespit etme vazifesini üstlenirken, lenf akışkanı bademciklerin içindeki lenf damarlarından çene altındaki ve boyundaki düğümlere akıyor. Bu sırada lenfosit salgılanıp bedene bu yolla girebilen mikroplar salgıyla arınılmış oluyor.

Karın boşluğunun sol üst kısmında bulunan dalak ise kandaki lenfositleri mikroplarla bir araya getirdiği şiddetli bir savaşa konut sahipliği yapıyor. Saldırganlar muhtelif kanallardan oluşan geniş bir ağ süresince akıyor. Bu kanallar, mikrop yiyen hücreler ve dendritik hücrelerle dolu. Başka Bir Deyişle dalağa erişen saldırganları öldürmek için bekleyen özel birlikler burada evvelden konuşlandırılmış vaziyette.
Bibliyografi:
BBC Human

Yazar:Tuncay Bayraktar

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ